İnsanın hayatı boyunca
yaşadığı her anı bir filmin karelerine benzetecek olursak, bir yaşamın
trilyonlarca kareden oluştuğunu düşünebiliriz. Bu trilyonlarca kareden her biri
insan için tanınmış bir fırsat demektir. İnsanın hayatındaki her an, gerçekleri
düşünmesi, doğruları görebilmesi için hesap gününden önce kendisine verilmiş
bir nimettir. Bu nimeti hayra kullananlar, düşünerek dünya hayatının gerçek
yönünü kavrayabilen insanlardır. Düşünmeyenler ve yaşamlarını gaflet içinde
sürdürenler ise, bu fırsatı değerlendiremezler.
Kuşkusuz düşünmek
kavramından herkes farklı bir anlam çıkarabilir. Kiminin
"düşünmek"ten anladığı, geleceği düşünmektir. Geleceğe dair planlar
yapmak, yatırımlarda bulunmak düşünmenin bir göstergesidir onlar için... Kimi
ise düşünmeyi geçmişin muhasebesini yapmak olarak görür. Durmaksızın geçmişte
yaptıklarını, kazandıklarını veya kaybettiklerini düşünür durur. Kimi ise
"yalnızca bugünü düşünmenin, yarını hiç düşünmemenin" faydalı
olduğuna inanır. Bu, onun hayat görüşüdür. Günü gününe yaşar; belli bir amacı
ve izlediği yolu da yoktur. Sabah kalktığında kahvaltıda ne yiyeceğini düşünür,
işe giderken hangi vasıtaya bineceğini düşünür, öğlen yemeğine kimlerle çıkacağını
düşünür, akşam gelecek misafire ne yemek yapacağını düşünür, hangi şirketin
hisse senetlerini almasının karlı olacağını düşünür, ertesi günkü futbol maçına
bilet bulup bulamayacağını düşünür, okul partisine kiminle gideceğini düşünür…
Kısacası çoğu insanın zihni sürekli günlük, sıradan ve sathi düşüncelerle
doludur.
İşte yeryüzündeki yüz
milyonlarca insan bu ve benzeri düşüncelerle ömrünü geçirir. Ve görülen odur
ki, insanlar bu tarz konular dışındaki derin konular üzerinde düşünmeye pek
yanaşmazlar. Ancak burada "düşünmek"ten kastedilen insanın yaşamının
amacını, çevresindeki yaratılış delillerini, Allah'ın kainatta tecelli eden
muhteşem sanatını, ölümü, ahireti, hesap gününü düşünmektir. İşte insanların
çoğunluğunun eksik olduğu yön budur. Bundan dolayı da ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar emek verirlerse versinler, ne kadar çabalarsa çabalasınlar kendilerini hep huzursuz hissederler.
İnsanlar düşünün;
senelerce eğitim görüp, biyolog, mühendis, tıp doktoru, profesör olur, ama
hayatında bir kez bile hiç yokken nasıl var olduğunu, bunun da mutlaka bir amaç
üzerine olduğunu düşünmezler. Tez hazırlar, doktora yapar, asistan olur,
öğretim üyesi olur, insanlara şifa dağıtan bir doktor olur, avukat olurlar, ama
niçin ve nasıl yaratıldıklarını, yaratılışlarını Allah'a borçlu olduklarını hiç
düşünmezler. Kitaplar yazar, televizyonlarda açık oturumlara katılır, her
konuda düşünüp fikir beyan ederler, ama bir kere olsun ölümü ve sonrasında
Allah'a verecekleri hesabı akıllarına getirmezler. İşte böyle insanlar büyük
bir ziyan içindedirler. Çünkü her insan, er ya da geç ölümle karşılaşacak ve
Allah'a olan kulluğundan sorguya çekilecektir. "Düşünmemiş" olmak hiç
kimseye bir yarar sağlamayacaktır.
Her insan Allah'ın
varlığını, yaratılış amacını, nasıl kulluk etmesi gerektiğini düşünüp
anlayabilecek bir bilince ve vicdana sahiptir. Nitekim kendileri için en hayati
konuları düşünmeyen bu insanlar, işlerine gelen bir konuyu gayet iyi düşünüp
hesaplayabilirler. Örneğin, ticari bir iş söz konusu olduğunda paralarını nasıl
değerlendireceklerini çok iyi bilirler; bu konuda her aşamayı düşünürler.
İşlerinde çok zor problemlerin üstesinden gelebilirler; her detay için ayrı bir
tedbir düşünebilirler. Sahip olmak istedikleri bir şey olduğunda, bunun için
çok uzun vadeli planlar yapıp, bunları aşama aşama uygulayabilirler. Kısacası
insanlar dünyaya yönelik çıkarları olan konuları gayet iyi düşünebilirler. İşte bu yüzden ahirette
"düşünemedim", "akledemedim" gibi mazeretler -Allah'ın
dilemesi dışında- kabul görmeyecektir.
Her yeni doğan insan,
Allah'ın yarattığı dünyaya adımını atar. Dünya üzerinde, gözünü nereye
çevirirse çevirsin muhteşem bir yaratılış, kusursuz bir tasarım ve en ince
detayına kadar planlanmış sistemlerle karşılaşır. Karşılaştıkları üzerinde
düşünen insan, tüm bunların yaratılmış olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Ama
günlük yaşamın ve dünyevi hırsların içinde boğulmuş olan bir kişi, bu
gördüklerine "tesadüf" der geçer. Oysa bu insana sıradan bir tablo
gösterseniz ve "bu tesadüfen kendi kendine çizilmiş olabilir mi?"
deseniz, "elbette hayır, bunu çizen bir sanatçı mutlaka vardır" der.
Ama aynı insan, çevresindeki olağanüstü sanatı kimin, neden yarattığını
düşünmekten kaçınır.
Aynı şekilde, insanlar
dünyadaki yaşamlarının geçici olduğunu ve asıl yaşamın ölümün ardından
başlayacak olan ahiret hayatı olduğunu da düşünmekten kaçınırlar. Her gün pek
çok kişinin ölümüne şahit olurlar, ama kendi ölümlerini akıllarına getirmezler.
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yönelik kapsamlı planlar yaparken; ölümden
sonrası için bir hazırlık yapmazlar. Ya da düşündüklerini sanar, dile getirir ama samimi bir şekilde bunu yaşayışlarına yansıtmazlar.
İşte bu insanlar,
kendilerini bile bile zarara sokmuş olurlar. Çünkü insanın yaratılış amacını,
Allah'ın tüm evrende tecelli eden sanatını, ölümü, ahireti, hesap gününü
düşünmesi son derece kolaydır. İnsanların zannettikleri gibi tüm bu
saydıklarımızı "düşünmek" karmaşık ya da zor bir iş değildir. Bunun
için uzun araştırmalar yapmaya, çok kapsamlı bir eğitim görmeye, karmaşık bilgiler
öğrenmeye de gerek yoktur.
Örneğin, her gün gördüğü
atmosferin tam insanın nefes alabileceği şekilde yaratılmış olması, her gün
gökyüzünde gördüğü bir kuşun uçmak için ihtiyaç duyduğu en uygun kanat yapısı,
çevresinde gördüğü rengarenk dünya, vicdanlı her insanı Allah'ın muhteşem
yaratışını düşünmeye sevk eder. Yine aynı şekilde, her gün etrafında yüzlerce
insan ölürken kişinin bir gün kendisinin de öleceğini düşünememesi imkansızdır.
Eğer insan vicdanının sesine kulaklarını tıkamaz, kendini boş işlerle oyalamaz ve
dünyevi kıstaslarla kandırmazsa, bu düşünceler kaçınılmaz olarak zihninde
oluşacaktır.
Ancak insanın, gerçekler
üzerinde derin düşünmek ve gaflete kapılmamak için irade göstermesi şarttır.
Unutulmaması gerekir ki, her insanın şeytan gibi bir düşmanı vardır. Şeytan
insanların düşünmelerini ve böylece gerçekleri fark edip Allah'a yönelmelerini
istemediği için mutlaka bunu engellemek isteyecektir. Bunun için de insana
sinsice telkinlerde bulunmaya başlayacaktır. İşte bu konuda insanların en çok
etkilendikleri telkinlerin başında, "düşünmeyince sorumluluklarından muaf
olacakları yalanı" gelir. Bu telkine kulak veren insanlar, kendilerine
sorulduğunda, "aklıma gelmedi, bilmiyordum, kimse bana söylemedi"
diyerek kurtulacaklarını zannederler, ama kendilerini kandırırlar. Bir de bununla birlikte dünyada nefislerine ağır gelen birkaç imtihan veya geçim derdi gibi bahaneleri şeytan silah olarak kullanır ve kişinin önceliğini "düşünmek" değil bu bahaneler geçerli bir sebepmiş gibi alır.
Oysa insanlar kendi
kendilerine bu oyunu oynarlarken, kendilerine şah damarlarından daha yakın olan
Allah, yaptıkları herşeyden, görmezlikten ve anlamazlıktan geldikleri her
düşünceden haberdardır. Dolayısıyla Allah'a karşı olan sorumluluklarını
görmekten kaçan insan, aslında kendi kurduğu tuzağa kendisi düşer; düşünmemekle
sadece ve sadece kendisini kandırmış olur. Ahirete gittiğinde ise kaçtığı
gerçekleri yaşayarak görür ve Allah'ın huzurunda hesap verirken
"bilmiyordum, aklıma gelmedi, düşünemedim" gibi samimiyetsiz
mazeretlerin geçerli olmadığını açıkça anlar. Hele ki şeytanın silah olarak öne sürdüğü dünyevi bahanelerin hiç bir geçerliliği olmadığını görünce en büyük pişmanlığı yaşar.
Allah bir ayetinde
insanları, hesap gününün "zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar
sağlamayacağı gün..." (Mümin Suresi, 52) olduğuna dair uyarmıştır.
Başka ayetlerde de bu gerçek haber verilmiştir:
Artık o gün, zulmedenlerin
ne mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri kabul
edilecektir. (Rum Suresi, 57)
